İstanbul-Kaya Arıkoğlu

0
324

“Seyahatim tamamlandı, ama daha hiç bir şey söyleyemedim. Türklerin yaşantıları hakkında tek bir kelime sarf edemedim – tek bir kelime! Kitapla bile anlatmam zor olurdu. Yedi haftalık seyahatim yetersizdi. Dolayısıyla, bu konu üzerinde fazla konuşmak istemedim. Söyleyeceğim her cümle yüzlercesini eksik bırakırdı. Yaşantısını anlamadan İstanbul’u tarif etmek ruhuna aykırı olurdu. Size İstanbul’un yaşamı ve varlığı arasındaki uyumu izah edebilseydim, çağdaş zamanın acımasız şartlarıyla, bu kentin yok olacağının kaçınılmazlığını anlardınız. Ziyaretimde İstanbul’un gün batışına şahit oldum.”

unnamed
Le Corbusier “Journey to the East” sayfa. 160
Yukarıda “Doğuya Seyahat” kitabından alıntı yaptığım Le Corbusier bugün İstanbul’u gezseydi ne düşünürdü? “The City of Tomorrow and It’s Planning” (“Geleceğin Kenti ve Planlanması”) tezlerinin dolaylı etkisiyle İstanbul’un bu kadar mahvolacağını tahmin edebilir miydi? Paris’in merkezini radikal şekilde revize etmek isteyen Corb, Atatürk’e yazdığı mektupta İstanbul’a olan hayranlığını dile getirmiş ve kentin bütünüyle korunmasını önermişti.
Bugün, Batı artık çoktan “geleceğin kenti”ni, (MEGAPOLİS)si, inşa etmekten vazgeçmiş. Biz, Corb’un yarım asır önceki planlama formülleriyle yeni projeler geliştirmeye ısrarla devam ediyoruz. İstanbul’a ve diğer geleneksel kentlerimize, sil baştan, yeni imaj vermek amacıyla BÜYÜÜK projeleri SÜÜPER tasarımlarla, uzun vadeli borçlarla finanse etmeye çabalıyoruz. Trafiğin daha HIIZLI ve daha AKICI olması için denizi doldurup otoyollar yapıyoruz. Sürekli daha YÜKSEK yapılarla daha YOĞUN bir kent merkezi yaratma sevdası içindeyiz. Üstelik bu projeleri ÇAĞDAŞ KENT yaratmanın kaçınılmaz “olmazsa olmaz”ları olarak kabul ediyoruz.
Peki ama yaratmak istediğimiz bu çağdaş kentin yaşam kalitesini tarif edebiliyor muyuz? Neyi yaratırken neleri kayıp ettiğimizin farkında mıyız?
“Eğer New York’u İstanbul ile kıyaslayacak olursak, birisinin felaket, diğerinin ise bir yeryüzü cenneti olduğunu söyleyebiliriz”
Le Corbusier’in “Urbanisme” kitabının 1971 derlemesinin 5. bölümünden.
Artık kabul edilmeli ki, biz çok kısa bir süre içinde yaşadığımız “cenneti” bir “cehenneme” çevirmişiz ve tereddütsüz, azimli adımlarla bu yola devam ediyoruz. Aslında, büyük kentlerimizi mahveden “hızlı göç” veya “taşralıların istilası” değil. Kamusal alanları istila eden alçak katlı gecekondular kentlerimizin insani ölçeğini bozmuş olamazlar. Plansız, imarsız, ruhsatsız ve iskansız gecekondular, kentlerimizi çarpıklaştırdı, kabul; ama biz yanlış kentleşmeyi PLANLI ve PROGRAMLI bir şekilde uyguladık. Yüksek eğitimli, görgülü akademisyen planlamacıların yanlış vizyonlarıyla, finans gücü olan elit yöneticilerin teşvikleriyle, ve mimarlarımızı projeleriyle kentlerimizi mahvettik.
“Mimarca” tasarlanan ve uygulanan her büyük ölçekli proje kentlerimizin mevcut dokusuna zarar vermeye devam ediyor. Konut ve ticari alanların yüksek yapılarla yoğunlaşması ve yeni yatırımların kent dışına kayması mevcut kent merkezini ekonomik açıdan tehdit ediyor. Ekonomik temelini kaybeden kent merkezi yeni eğlence ve turizm projeleriyle pompalansa bile kaybedilen samimi geleneksel kent yaşamı tekrar canlanamıyor. Kenti tekrar canlandırma (kentsel dönüşüm) projeleri mevcut kent dokusundan ve ölçeğinden soyutlandıkları için sınırlı ve sanal bir ortam yaratıyorlar. Yurtdışında 60’lar da uygulanan “urban renewal” dönüşüm projelerinin başarısızlığı bizim için uyarıcı olmalı.
Biz mimarlar bahsettiğim tahribata sadece seyirci kalmıyoruz. Kent ölçeğinin bozulmasını onaylıyor ve yanlış kentleşme sürecinin önemli bir lokomotifi oluyoruz. Projelerimizde kendi yapılarımızın ön planda olmasını istiyoruz. Bireysel mimari eser yaratma hırsıyla kentin dokusunu tamir etme ve kent mekanı tanımlama fırsatlarını göz ardı ediyoruz. Ama aslında en büyük yanlışımız kentlerimizde halen direnmeye devam eden ve mevcut var olan yaşam kalitesinin mimari potansiyelinden faydalanmıyoruz.
Bahsettiğim yanlış kentleşme, planlamanın çok büyük ölçekte olmasıyla başlıyor. Planlama, kenti bir MEGAKENT ve bir BÜYÜK PROBLEM olarak algılıyor. Böylece kentin fiziksel problemlerine odaklanan planlama, insan ve yaşam kalitesi ölçeği dışında kalarak, gereken toplumsal eleştiriden kendini soyutluyor. Ulaşım ve altyapı problemlerini önemseyen planlama sadece teknik ve bilimsel metotlarla tepeden inme kararlar alıyor. Başka bir deyişle, planlama tasarlanmamış, test edilmemiş ve toplumun onayını almamış kararları yasalaştırıyor ve uyguluyor. Bu uygulamaya usulsüzlükler de eklenince her türlü kaliteden yoksun bir kent karmaşası ortaya çıkıyor. Ortak bir kent vizyonunu paylaşmayan toplum yolsuzluğa ve yanlış kararlara karşı gereken tepkiyi veremiyor. Sosyal ilimler kökenli ve “hedef” yerine “süreci” önemseyen planlama, yasalarla yapılaşmayı yönlendirirken yaşamının kendiliğinden kaliteli olabileceğini savunuyor. Planlama imar yasalarıyla “olmazları” engellerken aslında arzu edilen “olması gerekeni” imkansız kılıyor. Tabiatıyla, planlama kentin formunu büyük ölçekte biçimlendirirken makro ölçekte estetik kaygıları göz ardı ediyor. Neticede estetik kaygısız planlanan kentin sadece mimari ve peyzaj ölçeğinde nitelikli kazanması imkansızlaşıyor. Halbuki, arzu edilen, doğru kentleşme küçük ölçekte, yaşam kalitesi önemsenerek, tasarlanmalı. Tasarım eleştirildikten sonra ortak görsel vizyon olarak benimsenmeli ve sonra planlanarak uygulanmalıdır. Mimari, kentsel tasarım, planlamanın dışında değil merkezinde oluşmalıdır.
Bir asır evvel ziyaretinde Le Corbusier kentlerimizde ki yaşam kalitesine hayran kalmış. Sanırım o kendi planlama tezlerinin bizde bu kadar sorgusuz uygulanmasını istemezdi. Uygulanan bütün bu yanlışlar dışında kentlerimizde bazı yaşam belirtileri devam ediyor.
Türk insanı, belediyeden beklemeden çevresine ağaç dikiyor.
Kent sokaklarımız, çevre esnafının ve seyyar satıcıların sahiplenmesiyle canlanıyor. Kentlimiz tanımlı mahallelerde yakın komşuluk ilişkileriyle yaşamayı tercih ediyor. Bu toplumsal sahiplenmeye burun kaldırma, onunla “çarpık kentleşme ” diyerek mücadele etme yerine, bunu bir avantaj olarak görmemiz mümkün. Bizim mevcut kent yaşam tarzımıza mimarimizle kalite kazandırmak asıl amacımız olmalı. Batı, sanal olarak kentlerini canlandırma amaçlı değişik teşvikler yaratırken bizim doğamızda yaşadığımız mekanı canlandırma arzusu var.
Günümüzün nitelikli Türk mimarisi, kent tasarımından kendini soyutlamış görünüyor. Konkurlarda kentsel tasarım projeleri sadece yapı tasarlamakla ve peyzaj düzenlemekle yetiniyor. Genelde mimarlarımız ileri yapı teknolojisi kullanmayı ve anıtsal mimari tasarlamayı önemserken, küçük ölçekte kentsel doku üretmeyi benimsemiyor. Kentsel tasarım projesi, büyük ölçekte mimari (bireysel yapılar gurubu) üretme anlamına geliyor. Halbuki, mevcut yaşamımıza daha uygun bir ölçekte kentlerimizi daha küçük birimler olarak inşa etmek mümkün. Kentlerimizin tekrar tanımlı biçimde mahalle, sokak ve semt olarak gelişmesine imkan vermeliyiz.
Daha insani ve daha kaliteli kentler yaratabilen çağdaş bir Türk mimarisi dünyaya çok yeni şeyler söyleyebilir ve öğretebilir.
Not: Eklediğim karikatür Corbusier’in eskizlerinin montajıyla yapılmıştır. Karikatür, İstanbul çınarı altında “Geleceğin Kenti”ni hayal etmenin, mimari zaafını simgeliyor.
21 Şubat 2005

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER